Kariyer Günlüğü

0 1186

Bir Seni Konuşurum…

Algıda seçicilik, birçoğumuzun bildiği bir kavram… Ama kısaca tanımlamak gerekirse her şeyin içindeki zihnin seçtiği o “bir şeyi” görmek diyebiliriz. Aslında biraz da bir şeye kafayı takmak… Böyle olunca her şeyin içinde onu bulabiliyorsunuz.

Mesela “paranla rezil olmak” benim için eşittir sigara. TDK sigara kelimesinin karşılığı olarak verse yanlış olmaz zannımca. Ülkemiz koşullarında fiyatları 6-10 TL arası değişmekte olup, günde bir paket içen bir insan için aylık 180-300 TL arasındadır.

beklemek

 

Asgari ücret ise yaklaşık 1000 TL olmakla beraber çalışanların %42.9’u asgari ücretle çalışmaktadır. Maaşının %30’unu sigaraya ayırmanın nasıl bir zarar olduğunu anlatmanın yersiz olduğu kanısındayım.

Gelelim parayla telafisi olmayan zararlara; ayağınızın ucundan saçınızın teline kadar tüm hücreleriniz için kanser tehdidi, amfizem, KOAH, midenizde reflü, beyin kanaması, inme, prostat, osteoporoz, kalp krizi, katarakt ve daha adını sayamadığım nicesi. Olaya buradan bakınca aynı zamanda ‘paranla rezil ölmek’ de dilimizin ucuna gelmiyor değil.

Bir başka deyimimiz de yine sigara için söylenmiş gibi. “Sarımsağı gelin etmişler kırk yıl kokusu çıkmamış”, tabi buradaki kokuyu mecaz olarak anlamak lazım zira sigara kadar kötü kokan şeylerin sayısı sınırlı.

20’li yaşların biraz öncesinde başlanan sigara yıllarca dostça davranır, her stresli anınızda (eğer paranız varsa) yanınızdadır. Biraz öksürtür, biraz dişleri sarartır, biraz cildi bozar hepsi bu derken; yaş kemale erince Yeşilçam filmlerini andırırcasına bir küçük öksürük ve mendilinizde kan. Evet, gelin hanım sonunda sizi akciğer kanseri yapmıştır. Geçmiş olsun, sahi geçmez ama…

sigara-alkol

“Atın ölümü arpadan olsun” üzerine söylenecek pek bir şey bulamıyor insan. Tabi ki bu güzide deyimimiz de sigara diye bağırıyor.

“Üzüm üzüme bak baka kararır” bilhassa sigaraya başlama yaşının 13ün altına düştüğü ülkemizde sigara alışkanlığının etnolojisini daha iyi ne tanımlayabilirdi ki?

Yapılan araştırmalara göre toplum tarafından en saygın meslek olarak görülen ve sigaranın zararlarını gözü kapalı sayabilecek olan doktorların dahi yaklaşık %20sinin sigara içtiği düşünülünce diyebilirsiniz ki “Attığın taş ürküttüğün kurbağaya değdi mi?”

Ama dedim ya başta algıda seçicilik işte. Hem unutmamak lazım yine de “Zararın neresinden dönülse kardır’.

Merve Büşra KASAPÇI

Düşün Taşın Derneği Çocuk Dünyası Ekip Üyesi

 

Cihannüma İstanbul, İletişim Platformu ve Basın Danışmanları Platformu iş birliği ile organize edilen İletişim Buluşmaları’nın Aralık ayı konuğu Yazar Yusuf Kaplan… Sayın Yusuf Kaplan ile “Dünyaya Söylenecek SÖZ” yazısı hakkında keyifli bir söyleşi gerçekleştirilecek.

cihannüma

Yusuf Kaplan Kimdir?

1964 yılında Şarkışla’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kayseri’de tamamladı. 1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü, Sinema-TV Ana Sanat Dalından mezun oldu.

Üniversite öğreniminden sonra İngiltere’ye gitti. 1989 yılında M.E.B.’dan İngiltere’de “master+doktora” yapmak üzere burs kazandı. 1991 yılında East Angila Üniversitesi’nde master, 1992 yılında ise Londra Üniversitesi’nde doktora yaptı.

İlim ve Sanat, Yedi İklim, Kayıtlar, Kitap Dergisi, Girişim, İslam, Kadın ve Aile gibi dergilerle ve bazı gazetelerde çeşitli yazı, röportaj ve çevirileri yayımlandı.

Michel Foucault, Baudrillard, Milan Kundera, Umberto Eco ve John Berger gibi yazar ve düşünürlerden çeşitli çeviriler yaptı. Bir süre Yeni Şafak gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliği’ni üstlendi.

25 Şubat 2006’ya kadar TV5 Genel Yayın Koordinatörlüğü yaptı, daha sonra TVNet’in kurucuları arasında yer aldı. Ardından 3 yıl Umran Dergisi’ni yönetti.

Halen Sebahaddin Zaim Üniversitesi’nde İpekyolu Medeniyetleri Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde müdürlük yapmakta ve Yeni Şafak Gazetesi’nde yazmakta.

İletişim Buluşmaları – Dünyaya Söylenecek “Söz”

Konuşmacı: Yazar- Yusuf Kaplan

Tarih: 20 Aralık 2015 Pazar
Saat: 09:30
Yer: Fatih Belediyesi Topkapı Sur içi Sosyal Tesisleri
Lcv: Mustafa Özbek- 0549 786 96 35- mustafaozbek@İletisimplatformu.org

Editör: İsmail Ünlü

0 1039

“Adam Olmada İstikrar”

İstikrar Zirvesi’ne giden yolda altıncı etkinliğimizi şair, senaryo yazarı, köşe yazarı Sayın İsmail KILIÇARSLAN ile gerçekleştirdik.

Demeliyiz: Biz buradaydık ve pek umurunda değildik dünyanın…

Yaşıyorduk gene de…

Ki en az birkaç kez yaşamalı insan, öğrenmeli çarpışarak çekilmeyi.

Denilebilir ki yanlış saatleri doğru zamanlara ayarlayan yaramazın biriyim ben.

Belki de şunu demek istiyorum: dünyanın bir namaz ferahlığına ihtiyacı var.

Sohbetimize İsmail KILIÇARSLAN’ın bu anlamlı dizeleriyle başladık. Sayın Kılıçarslan sözlerine hoş ve esprili bir diyaloğu anlatarak başladı.

“Yine böyle bir sohbet ortamında hem ilahiyat hem de iletişim okuduğumu söylediğimde bir arkadaş şöyle bir soru yöneltti bana.

12138431_967668103297092_2199227623999625231_o

Abi Adınız Neden Cebrail Değil?

Yani hem iletişim hem ilahiyat okuyunca İlahi bir mesajı iletecekmişim gibi oldu sanırım. Oysaki benden Cebrail olsa yarım bir Cebrail olurdu dedim bende.

Çünkü ilahiyatı da, iletişimi de yarım bıraktım. Bitirsem iyi olurdu elbet ama bunun içinde çok pişman olduğumu söylemem. Çünkü bilimlerin ayrılmasına, birlikteliğine yapılmış bir ihanettir.

“Psikoloji bölümünde okuyan birine bir sosyoloji makalesi, konusu sorduğumda; ‘Abi ben psikoloji okuyorum sosyoloji değil’. diyerek cevap veriyor. Aynı şekilde bir makine mühendisine insan kalbi nasıl çalışır dediğimde; ‘ben bilmem doktor değilim ki makine mühendisiyim’ diyerek cevap veriyor.

Felsefi anlamda bilimlerin birbirinden ayrılmasının, parça odaklı düşünülmesinin yani modern akademinin şirk olduğunu savunan Kılıçarslan aynı zamanda modern akademinin bizleri makinanın hiçbir şeyin farkında olmayan dişleri haline getirdiğini söylüyor.

12095292_967668296630406_3192012188295503756_o

Bunların aksine geçmişi örnek gösteren Kılıçarslan; İbni Sina’nın mütevaziliği ve bilgeliğinden bahsediyor bizlere. 40 yaşındayken birinin İbni Sina’ya ‘Tıp Uzmanı’ dediğini ve karşılık olarak  -gençliğimizde tıpla biraz iştigal ettik- diyerek cevap veren Sina’nın kitabının 18. Yüzyıla kadar yazılmış en önemli tıp kaynağı olduğunu hatırlatıyor bizlere.

İbni Sina için ilimin; bilinmeye değer olan şeylerin birbirinden ayrı olmadığı, aynı zamanda kafasında önemli bilgi, önemsiz bilgi ayrımı yapmadığı ve kılıç sallamakla bypass yapmanın arasında bir bilgi farkı görmediğini anlatıyor bizlere.

Oysa bizler şu dönemde önemli bilgi, önemsiz bilgi diye her şeyi kafamızda sınıflandırıyor ve bunlarla gurur diyoruz diyen Kılıçarslan, dış etkenlerin bizleri önemli/önemsiz bilgiyi seçmeye meyil ettirdiğini, yoksa yanı başımızda 3.5 milyon insanın öldüğü bile bile yaşamaya takatimizin kalmış olmasını bu olayları bilgi olarak kabul etmeyip önemsizleştirdiğimizi modern hayatın bize sunduğu dogmalar olarak ifade ediyor.

Adam Olmak Bize Uzatılan Dogmanın İçinde Ne Olduğunu Merak Etmektir.

Bizlere paket dogmalar gelir hep. Abi dünyayı sen mi kurtaracaksın ya?  (O an tüm cesaretini toparlayıp) “ Evet ben kurtaracağım” dersin. (Arkadan hemen içeriği değiştirilmiş dolma gelir) Çok zayıfsın, tek başınasın yapamazsın ki.. Düşürsün, düşünürsün. Sonra pes edersin evet kurtaramam dersin ve o an Batı dünyasına yenilmiş olursun.

Halbuki Dünyayı kurtarmak için pelerinli, uçan bir kahramana gerek yok. Benim dünyayı kurtarmam 50-60 kişiye verdiğim konferanstır.

Mimar Sinan Olmasaydı Süleymaniye Yine De Olur Muydu?

Sorusunu bizlere yönelten Kılıçarslan aldığı farklı cevaplardan sonra ‘olurdu’ diyor.  Başka biri başka bir yerde başka bir isimle bu camiyi yapardı ve o zaman biz onu bilirdik diyerek bazı şeyleri sadece tek bir kişiye bağlamamız gerektiğini, hikayelerin kahramanlarının farklı ve hatta hikayelerinde farklı olabileceğini söylüyor.

“1326’ da Bursa fetih edildiğinde aslında o gün İstanbul’da fetih edilmiş oluyor. Nasıl mı? Orhan Gazi’nin Yahudi halkına şöyle bir çağrısı oluyor “gelin ticaretinizi Bursa’da yapın”. İşte bu cümle bir adım ve hatta İstanbul’un fethinin ta kendisi. Çünkü bir sen tekinin başarabileceği bir şey değildir fetih. Birbirileri ile farklı şekilde birleşmiş insanların fethidir o”.

Asr-ı Saadet ve Farklılık

İnsan kavramını da ele alan Kılıçarslan bu konudaki görüşlerini de şu şekilde ifade ediyor;

“Asr-ı saadet dediğimiz Medine bizlere hiçbir şey öğretemediyse farklılıklarımızla yaşamayı öğretti. Sahabelere baktığımızda hiç biri birbirine benzemiyor. Ebuzer (R.A): Anarşist (iyi manada) Yerleşik düzene karşı, az uyur, az yer… Hz. Osman: Edep timsali. Hz Ömer: Öfkesiyle bilinir. Ama Osman’ın varlığı Ömer’in varlığını ortadan kaldırmıyor.

Onlar birbirinin zıttı değil birbirini tamamlıyor. Tamamı aynı parçalardan oluşan Legolar verilse ellerimize ve bir ev yapmamız istense yapabilir miyiz sizce? Evet yapamayız. Fakat modern dünya iyi insandan çok tane olursa ancak iyi bir dünya olabilir görüşünü savunuyor.

Bu şekilde iyi bir dünya olmaz! Birbirine benzemeyen insanlardan iyi bir dünya oluşabilir. Birbirimizden ne kadar farklılaşırsak o kadar iyi. Tek benzeyen yanımız hayallere inanmak, onlara tutunmak olmalıdır. İnsanların sizden farklı düşünüyor olması aynı yolu yürümenize engel değildir. “Adam” demenin, “adam” olmanın temeli bu ayrımlardan geçer.

Özetle; Akıl ile kalp Batı tarafından muazzam bir şekilde birbirinden ayrıldığında büyük bir yara aldı insanlık. Kalbini kullanana Romantik, aklını kullanana realist dedik yine ayrımı yaptık farkında olmadan belki de. Akıl ve kalbi ayırmak insan tekine yapılabilecek olan en kötü şeydir. Bütün kararlarınızı duygularınızla alın, biz hislerimiz ile varız.

12094837_967668379963731_5479359868109511829_o

Makine Mıyız Nasıl Hissi Davranmayalım?

Ama maalesef ki son zamanlarda Android gibi yaşıyoruz; kırıyoruz, döküyoruz farkına bile varmadan yapıyoruz bunları…

Kılıçarslan, dinleyicilerin onu can kulağıyla dinlediğini görünce konuya etimoloji ve adam kavramlarını birleştirerek harika bir yön verdi.  Etimoloji yani kökenbilimin bize sağladığı imkanları şöyle anlattı.

Sağ: sağlam, sağlak, güç, kuvvet

Sol: Solgun, solak, zayıflık, geçicilik anlamlarına gelir.

Arapça ’da akıl deve ile ilgilidir. Nasıl mı? Hemen aktaralım. Develer hızlı gidip düşmesin diye sol ön ayak ile sağ arka ayak arasına çapraz olacak şekilde ip bağlanırmış ve deve hızlandığı zaman bu onu durdururmuş. Bu ipe Araplar “akıl” derlermiş.

Akıl: İki durum arasında bağlantı kurma yeteneğine denir ve sürüden ayrılmama, gereğinden hızlı konuşup düşmemeye yarar. Akıl yoksa “adamlık” yoktur. Akıllı insan mıyız dersek şüpheliyim, inşallah mükellef değilizdir. Diyerek bu konudaki bilgilerini de keyifle bizlerle paylaşıyor.

Toplum Olarak İpin Ucunu Kaçırdığımız Yer Tam Olarak Neresi?

“Biz ipin ucunu kaçırdık mı bilmiyorum. 1923’ te Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. 1927 de ilk Cumhuriyet balosu yapıldı. Daha 500 metre yolumuz yokken Batı tipi modernleşmeye adımımızı attık.

Batı tipi modernleşmede arttıkça garip olaylar ortaya çıkmaya başladı. Buradan da görebileceğimiz gibi bizde ipin ucunu kaçıran okumuş diğer tabirle üst kısım oldu. Halk asla ipin ucunu kaçırmadı.

Tercüme kitaplarla İslami düzen kurulmaya çalışıldı. Okumuş kesim doğru yanlış düşünmeden Batı kaynaklarını benimsedi o yüzden ipin ucunu kaçıran kısım oldu.

CİNS Dergisi’ni Ne Zaman Çıkartmaya Karar Verdiniz Ve Yeter Artık Dediğiniz Nokta Nedir?

“Ramazan ayında çıkartmaya karar verdik. Yeter artık demedik. Baktık ki memlekette ana çalışma hattı gavurluk olan dergiler var. Dedik ki neden bizim kızımız çocuğumuz bunları okusun. Biz bunun daha iyisini yapar, kızımıza da çocuğumuzu da bunu okuturuz. Ben ve arkadaşlarım var olanların daha iyisini yaptık.

Tek Kaygımız “Gavurluk” Yapmayalım Yeter!

Konu dönüp dolaşıp sosyal medyaya gavur denilen kısmın sosyal medyayı aktif kullanıp geliştirdiğine ve bizim bu konuda daha geride kaldığımıza gelince ise Kılıçarslan bakın neler diyor; “Bizde bu konuda özgüven eksikliği var. Başkaları yapıyor biz sadece aa bizde bunu düşünmüştük deyip kalıyoruz. Bana diyorlar sosyal medyayı çok iyi kullanıyorsun. Kullanırım tabi. Bunun kuralı var saati var. Ona uygun davranıldığı zaman sosyal medyada başarılı olursun, davranmazsan başarılı olamazsın bu kadar basit.

Neşeli dindar kızlar, Mutsuz İslamcı Delikanlılar

“Bizim mahalle 28 Şubat Başörtüsü sorununu sadece kadınlara ait olarak tanımladığımız gün neşeyi, hayatın tüm yükünü kadınlara bıraktık. Biz sakallarımız kesip sınavlara girdiğimiz o gün sınavı kaybettik işte.

Tabirimi maruz görün “bir avuç kız çocuğu” sorunu gibi oldu. Sınavlara giremeyen neşeli dindar kızlar kurslara gitti, sınavlara giren İslamcı erkekler nargileye…

Erkekler özellikle bir atarlı yaklaştılar yazıma. Ama ben sürekli kızların mücadeleleriyle karşılaştım bir tanede olsa erkek grubu gelmedi bunu yapıyoruz abi diyerek. Örneğin; 3 kız geldi yanıma. Ayraç alır mısın abi dedi yardım için. Pakistan’da yetimhane açtık. Bunların parası oraya gidiyor dediler. Yetimhaneyi nasıl açtınız dedim. Ayraç satarak dediler… Ayraç lan ayraç…

Başka bir yerde başka bir örnek yardım toplayarak kuyu açan kız çocukları… Nerede bizim atarlı erkekler. Yok, somut bir şey yok. Bakın bu konferansta bile kızlar daha çok. Hayatın kendini geliştirme alanında. Neşeye dair hep kızları görüyoruz…”

Cemaatlerde, vakıflarda inandığımız gibi yaşamanın kapalı kutu içinde kaldığı, yaşantılara aktarılamadığı doğru mudur? Bunu nasıl kırarız?

Bana öyle bir adam getirin ki hem Müslüman, hem hiç sokaklardaki reklam panolarındaki kızlara/erkeklere bakmamış, hiç Tarkan dinlememiş, hiç Survivor izlememiş olsun. Hayaller Asr-I Saadet, Hayatlar Show TV.

Hayaller Asr-I Saadet, Hayatlar Show TV

Bundan dolayı bu yapılar sadece düzgün bir poza bürünmüş insanlar yetiştirmiş oluyorlar. Neden? Çünkü gittiğimiz dergahı çamaşır makinası gibi kullanıyoruz. 3 saat güzelce içine giriyoruz, 3 saat sonra dışarı çıkıp hayatımıza geri dönüyoruz.

Bir kıza aşık olduğu için utanan Müslüman olur mu hiç? İşte böyle kodlanıyor bazı dergahlarda ve sonra oradan kurtulduğu anda sapıtıyor insanlar. Hamsterlar sürekli çemberde koşup duruyorlar. Salak hayvan! Bir yere gittiğini sanıyor. Bir dursa, bir görse gitmediğini… Asıl mesele şu; Ah bir dursak. Asla fark etmiyoruz.

Süleyman Seyfi Öğün’ün de dediği gibi vasatların ambalajlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Mesela bir grup gezici Divan Otelini alkışladılar. Devrim yaptıklarını sandılar. Ben umutsuzum. Kendimle ilgili umutluyum, elimde geleni yapıyorum.

Son olarak şunu söyleyeyim size; “Sol elinle çay içme haram diyor hacı amca, kız da diyor ki sağ elimle senin faiz oranını hesaplıyorum.” Ne diyeyim Allah’tan ümit kesilmez. Kılıçarslan tüm samimiyetiyle kendi hayat hikayesinden örnekler vererek İSTİKRAR kavramını ADAM kavramını bizlere benimsetip, bizleri ziyadesiyle mutlu etti.

Altıncısını gerçekleştirdiğimiz “İstikrar Zirvesinin”  altıncı adımı olan İstikrar Buluşmasını gerçekleştirmiş bulunmaktayız.

İSTİKRAR kavramını Türkiye’nin gündemine taşıyan kurum olmayı hedefleyen Düşün Taşın Derneği, İstikrar Zirvesi’ne giden yolda her ay farklı bir konu ve konuşmacıyı katılımcılarla bir araya getirmeye devam edecek.

Düşün Taşın Derneği Kurumsal İletişim Ekibi Gönüllüsü

Büşra KALEMCİ

www.dusuntasin.org.tr

 

Konuklarımızı Okuyoruz programımızın Eylül ayı konusu “Gençlik, Değerler, Anlayarak Hızlı Okuma Ve Hafıza Teknikleri”,  konuğumuz ise Aşkım Kapışmak Akademi Eğitim Koordinatörü, Anlayarak Hızlı Okuma ve Hafıza Teknikleri Eğitmeni, Derneğimizin Eğitim Danışmanı Emre Baştürk.

Konuğumuz Ziya Baran Akademi de 1 sene eğitim koordinatörlüğü yaptı. PDA Ankara eğitim koordinatörlüğü görevinin ardından askere giden konuğumuz, askerlik sonrası Aşkım Kapışmak Akademi’de eğitim koordinatörü olarak çalışma hayatına devam ediyor.

12002214_10153177279668927_7015374087816487377_n

Üniversite birinci sınıftan itibaren kulüplerde, Avrupa Birliği, STK projelerinde aktif yer aldı. Bu organizasyonların koordinatörlüğü yaptı, iş dünyasında insanlarla tanışma fırsatı oldu.

Neler yapabilirim diye görüştüğüm herkesin numarasını alırdım diyen konuğumuz “Nereden başlamam lazım, 4.sınıftan sonra ne yapacağım nasıl bir yol izleyeceğim. İş bulabilecek miyim? “kaygısı taşıdığını ifade etti.

Üniversite ve Öğrencilik

Üniversitelerde iki tür bakış açısına sahip öğrenci vardır. İlk bakış açısı 4 sene üniversite yıllarında rahat bir hayat yaşayayım şeklindedir. İkinci bakış açışı ise bazı şeylerden feragat ederek bir sıçrama tahtası olarak görüp kendimi geliştireyim diyen kısımdır.

İkinci bakış açısına sahip insan sayısı hem arkadaş çevresi olarak hem de ortam olarak çok azdır. Ben ikinci bakış açısındaydım, sıçrama olarak üniversiteyi kullandım.

4.sınfı TTNET’in  “Geleceğini Netleştir”  programının 9 Eylül Üniversitesi Koordinatörü olarak görev yapan ve bu vesile ile PDA Danışmanlık kurucusu Abdulkadir Özbek ile tanışan Emre Bey, bir gün Abdulkadir Bey’e sizin gibi olmak istiyorum bir şeyler anlatmak istiyorum dediğinde cevap olarak  “çok fazla kitap okuman gerekiyor.” yanıtını almış.

Daha sonra Ziya Baran Akademi’ye hızlı okuma eğitimi almak için giden ve Ziya Baran ile eğitimleri alması halinde orada ücretsiz çalışması teklifinde bulunan Baştürk, burada ücretsiz çalışmaya başlar.

“Son sınıfta genel koordinatörlük görevine getirildim. Neden ücretsiz çalışıyorsun diye soran çok fazla insan oluyor. Aslından çok başarılı iş adamlarının çoğu da aynı yollardan geçmiş. Eğitimlerini aldım sonrada sınıf içi eğitimlerini verdim.

Üniversitedeyken mezun olduktan sonra ne iş yapabilirimi değil aslında ne iş yapmayacağım bunu öğreniyoruz. Seminerlere giden öğrenciler çok sıkıcıydı diyorlar bende onlara cevap olarak her seminerden bir şey alırsınız. Hiçbir şey alamazsanız bile seminerin nasıl yapılamayacağını anlarsınız diyorum.

Kitap Okumak Entelektüel Yalnızlıktır

“Kendini oyalama noktasında çok fazla ortam var üniversitede. Okul bittikten sonra iş arama sıkıntısı çekmeden iş arayan değil aranan olmak önemli. 4 senelik üniversite hayatında bir yerlerde karşınızı çıkıyor. Üniversite de sabır çok önemlidir. Çünkü gelişim acıdır. Sabredenler iyi yerlere geliyorlar.

Sonuç odaklı yetiştiriliyoruz okulu bitir işin olsun, evlen, çocuğun olsun. Sorumluluk almadan yetişiyoruz sınavlara hazırla,  test çöz. Sosyal hayat yok. Pazartesi işe giderken kaç kişi işe giderken mutlu? Kaç kişi gülüyor? Eğer ki sevdiğiniz işi yaparsanız yaşadığınız sıkıntılar fedakârlık olur sevmediğiniz işi yaparsanız yaşadığınız sıkıntılar katlanmak olur. Neyi seçeceğimizi bilmediğimiz için katlanmayı seçiyoruz genelde.

Gelişim ve Etkileşim

Kendimizi geliştirmemiz gerekiyor ki başkalarını da geliştirebilelim. En temel nokta kitap okuma. Eğitim temelli düşündüğünde 100 kitabı 3 senede okuyacağına 1 senede oku. 30 seneyi 10 senede yaşamak gibi…

Hızlı okuma, kariyer, eğitim, kitap birbirleriyle bağlantılı kavramlar aslında. Hızlı okuma eğitiminde elimizde sihirli değnek olmuyor. 40 dakikalık dersten sonra veliler çocuğum hızlı okuyor mu artık diyorlar. Bu maalesef mümkün değil.

Yetişkinler 6-12 (geliştirmek için) saat arası gruba bağlı. Eğitimlerde önce okuma hızlı ölçülüyor. Ortalama dakikada 120-140 kelime okuyoruz. 21 gün, günlük 40 dakika sabır göstererek en az 2 kat okuma hızına çıkılabiliyor.

Hızlı okuyunca anlayacak mıyız? Diye çok fazla soru geliyor. Matematik önermesi olarak yavaş okurken anlamıyorum diyorsan hızlı okurken anlayabileceksin anlamına gelir. Beyin en zor gelişen organdır. Bu süreçte hem beyni hem de göz kasları ile anlama oranı arttırmak için 21 gün şart.

Topluluk önünde konuşmak ülke insanımızın en büyük sorunlarından biri… 1-2 saatlik konuşmaları 1 sayfaya resmederek yani zihin haritalarını kullanarak çok rahatlıkla hazırlayabiliriz.

 

Merve ÇELİKKAYNAK

Çocuk Dünyası Ekip Lideri

Konuklarımızı Okuyoruz Program Moderatörü

İstikrar Zirvesi’ne giden yolda Ağustos ayı konuğumuz, Yubai Creative Brands Marka Danışmanlığı Kurucusu, Yaratıcı Marka Danışmanı, Stratejist, The Brand Age dergisi yazarlarından Yunus Baran ile Marka ve İstikrar’ı konuştuk.

Yunus Baran İstikrar kavramını “sürdürülebilirlik, tutarlılık, konunun ciddiyeti, devamlılığın artarak-ilerleyerek gelmesi ve marjinal fayda.” olarak açıkladı.

11905404_937096363020933_1815378245224389699_n

Marka Nedir?

Markayı “İnternette şahsınız adına çıkan her şey itibarınızdır” diyerek açıklayan Baran “Bir insan, bir iş, bir şirket; Her şey birer markadır. Aradığımız kabiliyete bulduğumuz cevap markadır. İsim ve ismi tanımlayan karakteristliğini veren tüm açılımlar markadır. Soyut bir şeyi somut bir şeye çevirmek markadır.” Sözleri ile markaya yüklenen anlamları sıraladı.

Baran’a göre, “STK ‘lar, maliyet, emek, çaba, efor markada minimilize olmuştur. Her şeyi tek başına temsil eden tek şey markadır. Daha az emekle daha çok kazanmak marka olmaktır”.

Marka olmanın İstikrara ne derece bağlı olduğunu şöyle açıklayan Baran; “Marka olmak, oluşabilecek hedef kitlelerin hepsini karşılayabilecek konumda olmaktır. Başarılı bir marka işe başarılı başlayıp başarılı bitirmek zorundadır.

Sürdürülebilirliği, devamlılığı çok önemlidir. Markalama sistemlerinde sıfırdan konuya dahil olmak çözümleyerek ilerlemek şarttır. Bulduğumuz tüm fikirlerin tek çatı altında toplanabilmesi markanın/marka olmanın temelini oluşturur.

Sosyo-psikolojik olarak markada tüketicinin duygusal yakınlık hissetmesini isteriz. Örn; Karpuzlu bir koku sizi yaz mevsimine götürür. Markada duygusallık ön planda olmalı, insanları etkileyen yön bu kısımdır”.

11888583_939599439437292_8809832192765680608_o

İstanbul’u Markalaştıran Simge Var Mı?

Bu soruya “İstanbul’un tek başına henüz hiç bir simgesi yok” diyerek yanıtlayan Yunus Baran, bunu da şöyle açıkladı. “Kültürümüz ve zenginliklerimiz o kadar çok ki birini simge yapsak diğerinin hatırı kalır. İstanbul‘u tek bir simgeye indirgemek zor, hepsini bir çatıda toplamak ise güç. Ama bence İstanbul’un böyle bir simgeye/markaya ihtiyacı var. Umarım bu da ileri ki günlerde en güzel şekilde oluşur.

Türkiye’nin de böyle bir markaya ihtiyacı var. Dışarıdan bakıldığında “Oryantalist Türkiye” diyorlar. Batı bizi ‘görmek isteği’ gibi görüyor, Doğu ise ‘olmak istediği’ gibi görüyor. Onlara bizim ne olduğumuzu gösterecek bir marka gerek Türkiye olarak.

Yunus Baran ve Marka Stratejileri

Sizin için büyük markalarla çalışmak mı daha heyecanlı yoksa küçük markalara yeni ufuklar açmak mı? Sorusuna Yunus Baran; Markaizm potansiyeli, “Potansiyel Avcılığı” yapıyoruz. Dokunuşlarımızın küçük firmaların hayatını değiştirdiğini görmek onun heyecanını yaşamak çok farklı bir duygu açıkçası…

Büyük markalarda ise sorgusuz satın almayı sağlayabilmek bizim en büyük amacımız, yeni ürünlere, yeni başlangıçlara adım atmak ve bunların sonucunda da yaşadığımız mutluluk ve başarının yeri ayrı.

Aslında bizim ortak paydamız onların potansiyellerini ortaya çıkarmak. Soruya tam bir cevap vermek gerekirse küçük firmalarla çalışmak beni daha çok heyecanlandırıyor diyen Yunus Baran aynı heyecanı o markanın o firmanın sahibinde de hissettiği zaman çok daha keyif aldığını belirtti.

Türkiye’nin En İyi Üç Markası

Yunus Baran İlk markanın THY olduğunu, sonra bir spor takımı (GS ya da FB) ve Telekomünikasyon olarak Turkcell‘in olduğunu söyledi.

Baran, “Tabi Türkiye olarak THY ve bu diğer 3 markanın yanına koyabilecek 10 markamız daha var çok şükür. Fakat bizde; bize yeter, kafi mantığı ön planda olduğundan çok fazla ilerleyemiyoruz.

Özgün markalar oluşturmak için taze ve sağlam izleri takip etmeliyiz evet ama birebir aynı yoldan giderek değil. Özgünleşmeyi benimsemeli, tembellikten kaçınmalı kendi izlerimizi oluşturmalıyız. En önemlisi kültür yoksa özgün marka olabilmek çok zordur. Ve kriteri, standartları oluşmamış her marka, iyileşme standartlarını aşağı çekiyor. Bu yüzden ağaçtaki çürük elmaları düşürmek gerek.

Kendimizi bulduğumuzda harikalar yaratıyoruz fakat kendimizi bir bulabilsek… Ben bu konuda Potansiyel avcılığımı seviyorum. Çünkü bir insanın o işi yapıp yapamayacağını anlayabilirsin. Bununla ilgili yaşadığım, başarıya ulaştırdığım birçok örnekte mevcut.” Diyerek iyi bir marka olabilmenin ipuçlarını verdi bizlere.

“Bir İnsan Marka Olabilir Mi?”

Öncelikle insanı ve insanın kendisini tanıması gerektiğini ifade eden Baran, “Hobi olarak yaptığın şey senin finansal getirine, itibarına değer katar, markanın temelini oluşturur. Özetlersek; bir hikâyen var ise kişi marka olur, hikâyen yok ise iyi bir hikâye oluşturmayı başarırsan ancak marka olabilirsin. Markanın bir ruhu olmalı ve ruh baskın olmalı. Sözleriyle açıkladı.

Duygusal bağın markalaşmada çok önemli bir yeri olduğunu belirten Baran bu durumun sadece Türkiye’de böyle olmadığını, Volvo‘nun arabanın dışında bir hava yastığı çıkarması güven duygusunu ve güveni sürdürülebilir kılıyor ve gayette duygusal’  örneğiyle açıkladı.

Yunus Baran – “Ordinaryunus” Markası

Son olarak kendinden, Ordinaryunus markasından bahseden Baran; İngilizcede “ordinary” sıradan demek, Türkçede ise profesör anlamına geliyor. İnsanların birbirinden ayrışması, ortaklıklardan sıyrılması gerek. Ben de Ordinaryunus nickimi bu yüzden seviyorum.

Genel olarak bolca hayal kurup, fazlaca sabırsızlanmak gerek. Yalınlaşan fazlalıklardan sıyrılmak gerek. Hayat, kelime ve seslerden ibaret…Ses ve nefes kelimeye dönüştüğünde anlaşabiliyoruz ancak. Bu yüzden kelimeler bizim için çok önemli. Diyerek bu güzel sohbetimize son verdik.

Marka Danışmanı, Stratejist, The Brand Age dergisi yazarlarından Yunus Baran’a katılımlarından dolayı, bizlerin yanında olduğu için ve samimiyetiyle beraber istifade etmiş olduğumuz bilgi ve tecrübelerinden dolayı kendisine teşekkür ediyoruz.

İSTİKRAR kavramını Türkiye’nin gündemine taşıyan kurum olmayı hedefleyen Düşün Taşın Derneği, İstikrar Zirvesi’ne giden yolda her ay farklı bir konu ve konuşmacıyı katılımcılarla bir araya getirmeye devam edecek.

yubai@yubai.com.tr

                                                                                                  Büşra KALEMCİ

                                                                     Düşün Taşın Derneği Organizasyon Ekibi Gönüllüsü

İstikrar Zirvesi’ne giden yolda üçüncü etkinliğimizi GENAR Genel Müdürü Sn Mustafa ŞEN ile gerçekleştirdik. “İstatistik, itibar ve İstikrar” İstikrar Buluşmalarının üçüncü konu başlığıydı.

Genel olarak İstikrar kavramını bizlere açıklayan ŞEN şu cümleleri kullandı; ‘Kararlı olmak anlamına gelen istikrar kavramı çoklu, tekli ve hiçli olarak boyutlandırabilir. Çoklu istikrar eş zamanda ya da paralel zamanda; nötr, olumlu, olumsuz olabilir. Tekli istikrar bunlardan sadece birinin olmasıdır. Hiçli istikrara gelince ise Suriyede ki istikrarlı bir şekilde devam eden istikrarsızlığı örnek verebiliriz. Türkiye de ise çoklu istikrar mevcuttur. İstikrarın başka bir boyutu seviyedir. Seviye denildi mi olaya istatistikler girer’ dedi.

11202570_907263899337513_7041197167808843601_n

İstikrarın her zaman olumlu bir kavram olmadığını söyleyen Şen bu düşüncesini şöyle örneklendirdi; Starbucks gibi firmalar istikrarla büyürken biz Since 1954 deyip tek dükkan ile ayrı bir istikrar oluşturduğumuzu sanıyoruz. Buda istikrarın olumsuz tarafı oluyor. İstikrarlı İstihdam; istikrarlı şekilde ülkenin refahının artması, büyümesi demektir.

İtibar ve İstikrar

Mustafa Şen “itibar ve istikrar” konusunda ise; ‘Faydayı büyütücü, sosyal fayda, ekonomik faydayı dengeli bir şekilde ilerletmek “itibarı” ortaya çıkartır. İtibar bir toplam değişkeni değil, çarpan değişkenidir. Çarpan etkinizle büyüme sağlayan istikrarınıza katkı sağlarsınız. Bir markayı taklit edebilirsiniz ama itibarı taklit edemezsiniz. İtibar alınıp satılmaz” ifadelerini kullandı.

İtibar ve haysiyet kavramlarını ele alan ŞEN; ‘İtibar Sende ki bendir. Haysiyet ise bende ki bendir.’ Diyerek haysiyetin önemini vurguladı.

Türkiye’deki hangi kurumları İtibarlı ve haysiyetli olarak değerlendirirsiniz? Sorusunu şöyle yanıtladı; ‘Türkiye’nin en itibarlı ve haysiyetli kurumlarından biri THY ve Turkcell’dir. Coco cola, KOÇ itibarlı kurumlardır fakat haysiyetlerini kendileri kontrol etmelidir. Mesela BP petrol itibarlı ama haysiyetli değil çünkü çevre sorunlarına yol açıyorlar.’

Siyaset ve İstikrar

Malum gündemimiz seçim sonrası yoğun bir siyaset üzerine kurulu, bizde Sayın ŞEN’in bu durum hakkındaki bilgi ve görüşlerinden faydalanmak istedik.

Mustafa Şen “Yeni dönemde Türkiye’nin istikrarını“ şöyle yorumladı; ‘Türkiye’de İstikrar;  Türkiye İstikrarsız bir döneme girmiyor. Türkiye’de İstikrarı yüksek düzeyde bir istikrar var ama en yüksek düzeyde değil. Büyüme hızımız artıyor fakat siyaset ve ekonomide istikrar bozucu durumlar var ama bu istikrarsızlık olarak adlandırılamaz.

Bu durumu şöyle örneklendirebiliriz; mesela 60’ın altı istikrarsızlık olsun, 85 üstüde yüksek istikrar olsun. Biz ülke olarak 85 e yakın düzeyde bir ülkeyiz. Almanya, Rusya pazarları çöktü ve biz bu çökmüş ülkelere mal satamıyoruz bu durumda bile hala büyüyoruz. Bu müthiş bir büyüme ve istikrardır.

Ak Parti’nin seçim sonrası sahip olduğu istikrarı ve koalisyon kavramını ele almasını istediğimizde ise Sn ŞEN bu sorumuzu şu cümlelerle açıkladı; “Ak Parti’nin birinci parti olarak çok sağlam şekilde yerinde durması gerek. İstikrar devam ediyor. Koalisyon özünde şer bir durum değildir. Demokrasi bu demektir. Yeni hükümet kurulduğunda istikrar daha da artacaktır. 4,5 ay ya da 2 yıl içinde erken seçime gideriz.

Aslında seçmen Ak Parti’nin biraz güçsüzleşmesini istedi fakat vurayım derken öldürdü. Bu durum İstikrarsızlık değil, İstikrarda azalmadır sadece. Türkiye’de hiçbir sıkıntı olmadı ticarette, dolar giriş çıkışlarında.

Aslında Türkiye geçen perşembeden daha güzel… Tedirginlik yok, demokrasinin gereği oldu.  Demirtaş ve Kılıçdaroğlu’nun koalisyon kurmayız lafları dışında kimse olumsuz bir cümle kurmadı seçim günü. Bu bugün de böyle. İktidar kaybetmesine rağmen Davutoğlu gerçek bir devlet adamı konuşması yaptı. İstikrar yapıcılığını devam ettiriyor.”

Bulunduğumuz sistemin yanlış olduğunu ifade eden ŞEN bu durumu şöyle açıkladı; ‘Bilginin 3 yaşındaki çocuğunun parmağının altında olduğu bir dönemde %41 oy almak çok büyük bir başarıdır.

Bir parti %41 oy alıyor ve onu takip eden partilerinin ikisinin oy toplamından fazla oy alıp hükümet kuramaması bu sistemde bir yanlışlık olduğunu gösteriyor. Bunun üzerine başkanlık sistemi tartışılmalı.’

Ülke olarak yapmamız gerekenlerden ve ideolojimizden bahseden ŞEN; “Bizim ülke olarak yapmamız gereken istikrar odası oluşturmak. Bunu biz oluşturmazsak Bu dünyada bu oluşmayacak çünkü biz medeniyet kurucu yerdeyiz. Faydacı istikrar burada kurulmazsa hiçbir yerde hiçbir yerde kurulamaz. Bilişim devrimi yapmalıyız. Bilişimde istikrar şart…  Ve insanlar parti tutarken asıl tutmaları gerekenin Türkiye ve insanlık olduğunu unutuyorlar.

Bizim halk olarak ideolojik fanatikliğimiz var. O olmasında kim olursa olsun mantığındayız. Bu mantıkta ne kadar doğru tartışılır tabi… Rabbim yardımcımız olsun.” Hoş sohbetini bu cümleleriyle tamamladı.

GENAR Genel Müdürü Sn Mustafa ŞEN’e yoğun programlarının olmasına rağmen katılımlarından dolayı, bizlerin yanında olduğu için ve samimiyetiyle beraber istifade etmiş olduğumuz bilgi ve tecrübelerinden dolayı kendisine şükranlarımızı sunuyoruz.

İSTİKRAR kavramını Türkiye’nin gündemine taşıyan kurum olmayı hedefleyen Düşün Taşın Derneği, İstikrar Zirvesi’ne giden yolda her ay farklı bir konu ve konuşmacıyı katılımcılarla bir araya getirmeye devam edecek.

Büşra Kalemci

Düşün Taşın Derneği Organizasyon Ekibi Gönüllüsü

0 1701

Bu hafta Düşün Taşın TV’de canlı yayında İstanbul Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcısı, Okul Öncesi Eğitim Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Lütfü İlgar ile birlikteydik.

Okumayı seven ve önem veren hocamız idari görevler dışında lisans ve lisansüstü eğitim derslerinde, başta sınıf yönetimi, çocuk ve oyun, çocuk gelişimi, öğretim teknolojileri ve materyal tasarımı, sınıfta davranış yönetimi, antropoloji, sosyoloji gibi geniş yelpazeli 30’a yakın dersin hocalığını yapmış.

11357060_10152903699688927_4257728179897263023_o

Eğitim fakültesi öğrencilerinin zorlandığını bildiğimiz Öğretim Teknolojileri ve Materyal Tasarımı hocasını bulmuşken ayrıntılı konuşmak istiyoruz.

Eğitim ve Teknoloji

Hocamız 2015 yılının çocuklarına 1990’lı yılların öğretmenliğini yapamıyorsunuz diyor. Bu dersin 2 temeli olduğunu da peşine ekliyor. Etkili ve verimli bir şekilde teknolojiyi kullanmak gerekiyor.

Öğretmen adaylarımıza sınıfındaki bir çocuk “Aa öğretmenim siz bunu bilmiyor musunuz?” dediğinde öğretmen adayımızın mahcup olmaması gerekir.

Bu dersin ikinci temeli ise materyal tasarımı. Öğretmen adayları yaratıcılıklarını kullanma konusunda sıkıntı yaşıyorlar. Eğitim sisteminin uygulamaya yönelik olmayışı sebebiyle üniversiteye gelene kadar bir tasarımda yer almıyorlar.

Devir inovasyon devri ve yeni şeyler üretmemiz gerekiyor. Öğretmen adayı elinin altında yoksa kendisi materyal geliştirebilmeli ki verimli ders işleyebilsin. Çoğu devlet okulumuzda materyal olmadığından bu ders önem arz etmektedir.

Yeni Öğretim Teknikleri

Hocamızın derslerini işlerken uyguladığı sistem ise Amerika da uygulanan bir sistemmiş. Amerika da misafir öğretim görevlisi olduğu zamanda gördüğü bu sistem şu şekilde; hoca ve öğrenciler sınıfa büyük kâğıtlar ve renkli kalemler ile gelir.

Ders sonunda öğretmen adayları poster hazırlar, akıllarında kalan kelimeleri yazarlar ya da slogan oluşturup duvara asarlar. Bu sistemi Türkiye de uygulamak zor olsa da bunu uygulamaya çalışıyorlar.

Hocamızın en çok aklında kalan materyal örneği ise “Uçan Kitap” materyaliymiş. Kitapları havaya atıyorsunuz döne döne geri düşüyor. Bu hem uygulanabilir eğlenceli bir etkinlik materyali hem de tasarım olarak başarılı.

Öğrencilerin yaptığı materyalleri 2 yıldır sergiliyorlar ve kermes ile taçlandırıyorlarmış. İlk yıl kermesin geliri Soma’ya giderken bu yıl ki kermesin geliri ise Mardin Kızıltepe’de bir ilkokulun kütüphane masrafları için harcanmış.

Birkaç bin kitabı olduğunu ve odaya gelen öğrencilerin sadece ödev yapmak için ders kitabı aldıklarını söyleyen hocamız benden şu kitabı alıp okuyabilir miyim diyen bir öğrencim ne yazık ki yok diyor.

Ancak sosyal medyada fazla aktif iseniz okumaya ayıracağınız vakti orada tüketiyorsunuz diyen hocamız: “kendimi bazen öğrencilik yıllarımda internet yaygın olsaydı bu kadar çok okur muydum diye sorgulamadan edemiyorum” diye de ekliyor.

Eğitimcinin Eğitimi ve Materyalleri

Hocamızın öğretmen adaylarının mutlaka okuması gereken kitap önerileri ise; Ölü Ozanlar Derneği, Peyami Safa’nın 9.Hariciye Koğuşu ve Fatih Harbiye kitaplarının yanı sıra insanı tanımayı, anlamayla ilgili yerli, yabancı kitaplardan faydalanmaları gerektiğini dile getiriyor.

Dernekler hakkındaki görüşleri ise; 2000’li yıllar örgütlü olmayı gerektiriyor. Tek başınıza hiç bir şey yapamıyorsunuz. Kurumlara kabul edilebilmeniz için Amerika’da, Avrupa’da derslerde aldığınız notlar yeterli değildir. Hangi sivil toplum kuruluşunda görev yaptıkları sorulur.

Türkiye de bu kavram yeni yeni oluşmaya başlasa da sivil toplum kuruluşlarını önemsiyorum ve şiddetle tavsiye ediyorum sözleriyle değerlendiriyor.

Son sözleri ise koyu bir Galatasaray taraftarı olarak Ali Sami Yen stadındaki rekor denemesini unutamadığını ve yaratıcılık konusunda başarılı bir çalışma olduğunu dile getirerek derneğimize tüm çalışmaları içim tebriklerini iletiyor.

Keyifli ve verimli geçen bir Konuklarımızı Okuyoruz programımızı önümüzdeki ay başka sektörden farklı bir konukla devam etmek üzere kapatıyorum.

Merve ÇELİKKAYNAK

Çocuk Dünyası Ekip Lideri

Konuklarımızı Okuyoruz Program Moderatörü

0 1181

İstikrar Zirvesi’ne giden yolda ikinci etkinliğimizi Ses ve Radyo sanatçısı Sayın Mücahit Erboğa ile gerçekleştirdik.

Kendini “Soru işaretleriyle dolu, arayan biriyim. Kendimi bile hala arayan biriyim” diye açıklayan Erboğa ile “Medya ve İstikrar” kavramlarını konuştuk. Mesleki görevlerimiz benliğimizin önüne geçmemeli çünkü onlar bize sonradan eklenen takılar.

Sizin için İstikrar ne ifade ediyor, medyada istikrar var mı? sorularını cevaplayan Erboğa; Genel olarak İstikrar kavramını ‘Bir şeyin sürekliliğinde doğru bir ivme kazanmaktır.’ Diyerek açıkladı.

Medya ve İstikrar

Medyada ki İstikrara gelince şu açıklamalarda bulundu; ‘Bir propaganda maksadıyla ortaya çıkmış olan medyanın temel mantığı karşı taraftakini büyülemek, kendi gerçeklerini sunmaktır. Medyanın tasarımında menfaate doğru haberi yönlendirmek, manipüle etmek, algı yönetimini kullanmak yatar. Bu yüzden istikrar sağlanabilmesi için medyada tek bir düşünce olmalı bu da çok güç. Medyada doğruluk üzerine değil, erk üzerine kurulu sistem var. 28 Şubat’tan önce koalisyon hükümeti vardı. Bir anda medyanın tasarımıyla hükümet devrildi. Darbe yapıldı. Bu süreç sonunda yenilgiyi belirlemek gerekir. İktidarı elinde tutan güçler, para piyasası yani hangi siyasi erkler aktifse medyada onun sözü geçer.’

10359412_889005924496644_2420970271395423589_n

Daha sonra teknolojinin medyadaki yerini açıklayan Erboğa; ‘Teknoloji medyanın en büyük sacayağı. Medyanın yayılımı anlamında satıh oluşturuyor. Geleneksel medya teknolojik olarak biraz geride kalabiliyor. Bu konuda sosyal medya iki ileri bir geriyi oynayan taraf. Teknolojiye hükmeden güç, medyayı yönlendiren güçtür. Bu yüzden medya ve teknoloji arasında kötü bir istikrar vardır çünkü teknoloji başkalarının hâkimiyetinde.’ Diyerek cümlelerini tamamladı.

İnanç ve İstikrar İlişkisi

Müslüman olarak İstikrar kavramını ele alan Erboğa;  ‘İstikrar, ibadetlerin az da olsa devamlı olmasından geçer. İnşirah suresinde de belirtildiği gibi “Bir boşluğa denk geldiysen tekrar Rabbine dön” İstikrar noktası asıl bu noktadır. Biz kelimelerle düşünen varlıklarız. Bu kelimeleri kendimiz inşa etmeye başladığımız zaman kendi İstikrarımızdan bahsetmek mümkün olur. Medine’yi ancak Medine’yi isteyenler oluşturabilir”.

‘Doğruluk; iyilik ve kötülük gibi yatay bir hareket değildir. Doğruluk dikey bir harekettir. İnsanın hakikatle olan bağını belirler. Bugün ki düzlemde gerçeklikten koparılmış bir hayat yaşıyoruz. Bir ağacın, bir çiçeğin, bir çocuğun farkında değiliz artık. Bir katliamı izleyip bir şeyler hissetmek kumandanın tek düğmesine basmamızla alakalı. Kumandanın tek düğmesine sığdırıyoruz duygularımızı zaplayarak kolayca değiştirebiliyoruz ruh halimizi ne acı”  Kaybettiğimiz şeylerin ne olduğunu, nerde durduğumuzu fark etmemiz gerek.’ Diyerek sözlerine sanal dünyanın bize hükmedişini anlatarak devam etti;

11061654_889006307829939_4483794879777012925_n

“Hucürat suresi 6. Ayette Der ki; ‘Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.’

Bir haberi araştırıp doğruluğuyla sunmak gerekir. Modernize olmak sanal medya demek aslında fotokopinin fotokopisidir. Gerçeklikten bahsetmek çok zordur. Artık sanal dünyada yaşıyoruz. Kablolarımız var. Hakikatle aramızdaki perde çok uzakta kalıyor. Kablolarla ne kadar az kontak kurulursa duygularında o zaman gerçeklikle bir bağı oluşur.

Matrix ve Bağımlılık

Matrix filmi bu konuyu bize biraz yansıtıyor aslında… İslam yaşamımız boyunca hakikatin merkezinde olmalı ama modern, postmodern dünya bunun üzerine bir örtü örtüyor. Amacımız kontrol edilebilir zihinler üretmek olmalı. Gerçeklikle buluşamıyoruz. Üzerimizdeki perdeyi atıp organik bağ kuramıyoruz. Sadaka taşları medeniyetinin çocukları değiliz artık. Bunu kaybettik.” Diyerek sözlerini tamamladı.

Özgür olmak kavramını bizden açıklamamızı isteyen Erboğa bu konuda da kendi özgün ifadeleriyle bizleri şöyle aydınlattı; “Özgür” olmak; insanın özünü gür tutmasıdır aslında. Biz özümüzü bulamıyoruz ki gür tutalım. Ben kendimi hala arayan biriyim özümü gür tutabilmek için çabalıyorum. İnsanın var oluş sebebi özünü gür tutmaktır.

Kavramsal olarak Halife olarak yaratıldık fakat şimdi birer köleyiz. Nesnelerin emrindeyiz. Öğrenilmiş duygularımız var. İnsan güdülenebilir. Peki, biz güden miyiz yoksa güdülenen mi?  Biz toplum olarak maalesef güdüleneniz.”

Kendi hayatındaki İstikrardan bizi kırmayarak kısaca bahseden Erboğa; “Namaz kılamadığım için powerturk’ten istifa ettim. Kanal 7 de işe başladım. Namazımı kıldım. Bu seferde secdede uzun kalıyorsun dendi. İnsan sorunsaldan uzaklaştığı müddetçe amaç-araç karışıyor. Amaç araca, araç amaca dönüşüyor. Amaçla aracı birbirine karıştırmamalıyız.”

“Her zaman için ‘Mümin müminin aynasıdır’ geleneksel değerlerimizi korumalı, doğru modellemeler oluşturmalıyız. Kendi hakikatini ortaya koyabilen düşünce yapısı oluşturmalıyız.” Diyerek tüm samimiyetiyle kendi hayat hikâyesinden örnekler verdi.

İkincisini gerçekleştirdiğimiz “İstikrar Zirvesinin”  ikinci adımı olan İstikrar Buluşmasını gerçekleştirdik.

İSTİKRAR kavramını Türkiye’nin gündemine taşıyan kurum olmayı hedefleyen Düşün Taşın Derneği, İstikrar Zirvesi’ne giden yolda her ay farklı bir konu ve konuşmacıyı katılımcılarla bir araya getirmeye devam edecek.

Büşra Kalemci

Düşün Taşın Derneği Organizasyon Ekibi Gönüllüsü

0 1214

Çocuk Dünyası ekibi olarak minik kalplere dokunmaya bu sezonda devam ettik. 25 Ekim 2014 tarihinde merhaba dediğimiz sezona 16 Mayıs 2015 tarihinde veda ettik.

öndeleri

Bu sezona sığdırdığımız 8 etkinlikte yüzlerce çocuğa ulaşma imkânı bulan gönüllü ekibimiz, Hayat Vakfı Çocuklar Sokakta Solmasın projesindeki çocuklarımızla 6 etkinlik gerçekleştirirken,  2 yeni kurum ile de anlaşmalı bir şekilde etkinlikler gerçekleştirdi.

Bu sezon periyodik etkinliklerimizin dışında iki farklı özel etkinlikte çocuklarımız ile buluştuk.

sahne

21 Mart 2015 tarihinde Kağıthane Belediyesi Meclis Salonu’nda, Kağıthane Belediyesi Çocuk Meclisinde bulunan çocuklar ile beraber çok keyifli bir etkinliğe imza attık. Etkinliğimize Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç da katılımda bulundu.

Bir diğer özel etkinliğimiz ise 23 Nisan’da Nişantaşı Üniversitesi işbirliği ile Sadabad Kampüsü’nde gerçekleştirdik. Etkinlikte Kağıthane de öğrenim gören yüzlerce çocuk ile Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı kutladık.

öğrenciler

Bu sezondaki anlaşma yaptığımız yeni kurumlar dâhil olmak üzere Çocuk Dünyası ekibi kurulumundan itibaren 9 farklı kurum ile çalıştı. Bu anlaşma ve çalışmalar sonucu toplam 24 Çocuk Kitap Okuma Günleri Etkinliğine imza attık.

Çocuklara kitapları farklı çalışmalar yaparak sevdirmeye çalıştığımız ekibimiz ile daha fazla çocuğa ulaşabilmek için önümüzdeki sezonda farklı kurumlarla çalışmalarımıza devam edeceğiz.

Çocuklar için kendilerinin ürettiği, somut bilgilerle anlatılan ve görsel çalışmalar yapılan faaliyetler akılda kalıcılığı artıyor.

eller

Bizde bundan yola çıkarak sezon boyunca etkinliklerimizde sözcük duvarı, etkinliği yaptığımız alanın büyüklüğüne göre hareketli oyunlar, bilmeceler, kelime üretme, slogan oluşturma vb. çalışmalar yaptık.

Parmak boyanın, kraft kâğıdının, renkli kartonların can dostumuz olduğu bu sezon gibi nice sezonlarda minik kalplerle olmak dileğiyle 🙂

        Merve ÇELİKKAYNAK

                                                                                       Çocuk Dünyası Ekip Lideri

 

 

0 788

2015 genel seçimleri öncesinde adayların açıklanmasıyla hangi mesleklerden kaç aday olduğu genel olarak ortaya çıktı. Ak Parti’nin 550 adayından 111’i, CHP’de 9’İ ve MHP’de 39’u avukatlık mesleğinden kişiler. Partilerin avukat adayları diğer mesleklere göre daha ağır basmakta.

avukatlık kariyeri

Bir önceki seçimde seçilmiş olan 24. dönem milletvekilleri içerisinde ise toplam 104 hukukçu bulunmaktaydı. Görüldüğü gibi mevcut mecliste de hukukçu milletvekilleri çoğunlukta.

Bu rakamlara göre meclisimizde en çok hukukçu bulunuyor. Bunun birçok sebebi olabilir. Partilerin hukukçulara daha çok yer ayırması, partinin yapacağı işlerde, önergelerde hukuki konulara önem verdiğini gösterebilir.

Ayrıca parti içinde üyelerde de Ak Parti’nin hukukçulara ağırlık verdiğini görebiliriz. Bu da Türkiye’nin iktidar partisinin hukukçulara verdiği önemi gösterir.

Bunların yanında hukukçulara bu kadar önem verilmesinin sebebi avukatların çoğunlukla yüksek gelirli insanlar olması da olabilir. Malum Türkiye’de milletvekili olmak için de genelde yüksek gelirli olmak gerekiyor.

Avukatların bu kadar gelir elde ettiği mesleklerini bırakıp milletvekili olmak istemesi de onların saygınlık, makam kazanma istekleri olabilir diye düşünüyorum. Ayrıca belli bir ekonomik seviyeye ulaşmış bu insanların ülke yönetiminde etkili ve etkin olmak isteyeceklerdir.

Bu nedenle hukukçu vekillerimizin ülke yönetiminde daha çok söz sahibi olmak için çabaladıklarını düşünüyorum.

Hukukçuların meclisimizde çoğunluk oluşturmasını, yapılan düzenlemelerin ve yasaların daha çok hukuka uygun ve adaletli olması yönünde umut verici buluyorum. Bu durum umarım daha adaletli yasalara, düzenlemelere sebebiyet verir.

Emre Saka

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

RASTGELE YAZI

0 593
Etkinlik Yönetiminin DNA’sı - İnovasyon ve Fikir Üretimi Günümüzde artık işverenler kadrosunu oluştururken işe alacakları kişilerin neyi bildiğinin yanı sıra, neleri yapabildiğine-yapabileceğine bakıyor ve ona...